Kitap Yorumları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap Yorumları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2017 Pazar

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği - Kitap Yorumu

 Merhabalar, uzun zamandan sonra yine karşınızdayız. -yız diyorum çünkü bu sefer yanımda erkek arkadaşım da var. Onun önerisiyle okuduğum bu kitabı birlikte yorumlamaya karar verdik. 

Hayatınızda daha önce hiç Çek Edebiyatı okumadıysanız Milan Kundera başlamak için çok uygun bir yazar, özellikle Franz Kafka'nın ağır diline alışamadıysanız veya size sıkıcı geliyorsa bu kitabı okuyun derim. Kitap dört ayrı karakterin birbirileriyle olan ilişkilerini herbirinin gözünden bize anlatıyor, bu benim hoşuma giden bir şey oldu çünkü ısınamadığınız bir karakterle daha rahat empati yapabiliyorsunuz. Okumaktan en keyif aldığım ve ara ara beni de çelişkilere sürükleyen Tomas'ın kısımlarıydı, tabi ki Ceren benim aksime Tomas'ın sayısız işkencelere maruz kalması gerektiğini söylüyor. Ben yine de derim ki Tomas'ı anlamaya çalışın ve onunla empati kurun. Sabina'dan bahsetmek gerekirse, kendisinin tam bir egoist manyak olduğunu düşünüyorum. Bütün kitapta en nefret ettiğim karakter olsa gerek. Diyebilirsiniz ki madem karakterlerden bu kadar hoşlanmıyorsunuz, kitabı nasıl sevdiniz? Kitabı ilgi çekici ve sürükleyici yapan en temel öğe zaten bu çelişkiler. Farklı insanların, ve farklı derken gerçekten alışılagelmişin dışındaki kişiliklerin hayata bakış açılarını merak ediyor, öğrenmek istiyorsanız aradığınız kitap Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği. Pişman olmayacağınız bir eser olacak. Son olarak, kitabı bitirdiğinizde kendinize şu soruyu sorun, hissettiğiniz yaşamın ve sürekli yinelemelerin ezici ağırlığı mıydı yoksa varolmanın dayanılmaz hafifliği mi? 

2 Mart 2016 Çarşamba

Eleanor&Park - Kitap Yorumu

Merhabalar! Bu sefer çabuk döndüm. Güzellik abidesi bu kitabın yorumuyla hem de!
Öncelikle okumayı planlayanlar için belirtmeliyim ki kapağının güzelliğine aldanıp tatlı bir hikaye beklemeyin. Yani ben öyle olmadığını biliyor olmama rağmen çarpıldım okurken. Bu benim Rainbow Rowell'dan okuduğum ilk kitap ancak sonuncusu olmayacak. Yazarın dilinde farklı bir temizlik var. Çok şeffaf kelimelerle donatmış kitabını. Hani böyle okurken "bu cümlede farklı bir anlam var sanki" dedirterek sizi yoran o kitaplardan değil ama bu söylediğimden çerezlik, basit bir kitap olduğunu sonucuna varmayın.
Ana karakterimiz Eleanor kilolu, kabarık kızıl saçları olan, garip giyinen bir kız. Hayat şartları pek güzel değil maalesef. Annesiyle babası boşanmış, annesi yeni biriyle evlenmiş. Üvey babası ile aralarında olan bir sorundan dolayı Eleanor bir yıl önce evden kovulmuş. Kitabın Eleanor'un eve dönüp okula başlamasıyla oluyor.
Park ise uzun, asyalı, çizgi roman ve müzik hastası sıradan bir genç. Okulun popüler kısmından kendini her anlamda soyutlamış kendi halinde biri. Basit bir okul günü, sıradan bir otobüste yan yana oturmalarıyla olaylar patlak veriyor.
Önce bir çizgi romanın sayfalarını paylaşıyorlar sonra bir şarkının notalarını. 
Daha önce söylediğim gibi, yazarın kelimeleri o kadar şeffaf ki sayfaları yarıp kitabın içine giresim, X-Men muhabbetlerine 3. kişi olasım geldi.
Yazarın kaleminden damlayan mürekkep, yüreğinizin en dokunulmamış kısımlarında lekesini bırakacak. Öyle cümleler vardı ki kitabın altını çizmemek için kendimi tutmak zorunda kaldım. Her biri birbirinden basit kelimelerle bir araya getirdiği devasa anlamlar beni şaşkına çevirdi. 
Kitabı okunacaklar listenizde tepelere çekmenizi öneririm. Bu güzelliğe hak ettiği 5 puanı verdim geçtim efendim. 

1 Mart 2016 Salı

Daughter of Smoke and Bone #1 Duman ve Kemiğin Kızı - Kitap Yorumu

Uzun bir aradan sonra yeniden merhabalar efendim! Nihayetinde Duman ve Kemiğin Kızları'nı okudum ve yorumu için buralara geldim. 
Bu kitabı neden bu kadar beklettim hiç bilmiyorum. Sanırım her kitaba aynı şeyi söylüyorum ve bence bunun sebebi okunacak çok kitabın olması ve sürekli yenilerinin çıkması arasında bir sürü güzellik böyle kaynıyor ve sonrasında bunları söyletiyor bana. Kitabımızın 2. devam kitabı çoktaan çıktı ve hatta dün akşam itibariyle çok sevgili Artemis 3. kitabın kapağını bizlerle paylaştı. Bu beni bir yandan mutlu ederken bir yandan da içimi burktu. Biliyorsunuz uzun zaman yeni kitap alamama sorunum var yani ben her türlü 3. kitap için uzun süre bekleyeceğim.
Gelelim kitabın kurgusuna. Karou'yu sokakta, kafede ya da okulda görseniz çok ilginizi çekecek bir kız değil. Gece mavisi saçları, ilginç dövmeleriyle sanat okulu için oldukça klasik bir öğrenci. Fakat Karou'nun hiçbirimizin hayal edemeyeceği kadar sıra dışı bir hayatı var. Çizim defterine karaladığı bütün o boynuzlu, yarı koç yarı adam çizimleri ve bunlara bağlı olarak anlattığı hikayeleri oldukça popüler. Herkes bunların çok yaratıcı bir zihnin ürünü olduğundan hemfikir. Elbette yanılıyorlar, çünkü bunlar oldukça gerçek. Brimstone, hayvanlardan, cesetlerden toplanan dişleri iplere diziyor. Karou küçüklüğünden beri bu görüntüye alışkın ancak bilmediği onlarca şeyden biri de dişlerin ne işe yaradığı. Karou kendini, bizler için anormal kendisi için oldukça normal bu hayatın akışına bırakmışken kapılar bir el işaretiyle dağlanmaya başlıyor. Tam da bu noktada hayatının akışı bir anda değişiyor ve kendisinin bile bilmediği bir yöne doğru gitmeye başlıyor.
Bir günde ellerimden kayıp gitti bu kitap. Hele o son kısma geldiğimde çarpıldım resmen. Çok sevgili Laini'yi listemin en başlarına yerleştirdim. O ne kadar mükemmel bir hayal gücüdür, o nasıl bir kalemdir? Okuduğum şey masallardan kopmuş da gelmiş gibiydi. Bana göre kurgusu orijinal olan bir kitap güzeldir ya da yazımı akıcı olan bir kitap hoştur fakat bu iki temel ögeyi bir araya getirebilen kitaplar gerçek başarıyı yakalar ve Laini günümüzde bunu başarabilen nadir yazarlardan bana kalırsa. Karou karakteri öylesine gerçek ki! Kesinlikle o her şeyiyle mükemmel olan karakterlerden değil. Öylesi karakterler zaten beni çoğunlukla boğuyor. Her tarafından harikalık akan karakterler gerçeklikten çok uzak. Günlük hayatta her birimizin irili ufaklı kusurları var. Karou'da sizden bizden biri. Arkadaşlarınızla bir kafeye gittiğinizde yan masanızda oturabilecek biri.
Bu kitap bir harika. Hala okumadıysanız çok çok çok şey kaçırıyorsunuz, benden söylemesi.
Bütün yıldızlar senin olsun be kadın! Fazlasıyla hak ettin sen bunu.

2 Şubat 2016 Salı

Yedi Krallık Üçlemesi #1 Yetenek - Kitap Yorumu

Merhabalar! Şubat ayının ilk kitabının yorumuyla sizinleyim. Kitaba büyük bir merakla başladım çünkü konusu çok ilgi çekiciydi fakat kitabın ilk100 sayfası boyunca kitabı elimden bırakıp durdum. Yazarın buradaki en büyük hatası oluşturduğu dünyadan bizim haberimiz varmış gibi hareket etmesi. Yedi tane krallık var. Bu demek oluyor ki yedi farklı kral ve yedi farklı şehir var. Gerçi şehirlerin isimleri kralların isimleriyle aynı. Her halükarda sadece 2. bölümde bu krallıklara dair bilgi verilmiş ve sonrasında bütün o isimleri birbiri ardına kullanılmaya başlanmış. İlk 50 sayfa bence konuya girmek yerine krallıklara, dünyanın nasıl bu şekilde bölündüğüne vs. değinilseydi okur için daha kolay olurdu. Çünkü dediğim gibi olayı anlayamadığım için bir türlü okumaya devam edemedim. En sonunda haritayı açıp krallıkları iyice öğrendim, birkaç yorum okudum ki ana konuyu daha iyi anlayabileyim. Bu sorun anladığım kadarıyla sadece beni rahatsız etmemiş. 
Kitabı düzgünce okumaya başladığım anda her şey değişti tabii. Yazarın dili gerçekten çok akıcıydı. Kurgu sürükleyiciydi. Sanırım bu noktada kurguya biraz değinmeliyim.
Krallıklarda bazı kişiler yetenekli olarak doğuyor, bunu gözlerinin renginden anlıyorlar. İki gözleri birbirinden farklı renklerde. Bu kişilerin yetenekleri eğer kullanışlıysa kralların yanında çalışmaya başlıyorlar. Olaylar ana karakter Katsa'nın etrafında dönüyor. Katsa bir yetenekli, yeteneği ise öldürmek. Küçük yaşta yeteneğinin bu olduğunu anlıyorlar ve dayısı Randa-Middluns kralı- onu yanına alıyor ve yeteneğini kontrol edebilmesi için her tür dövüşte ustalaşmasını sağlıyor. Yaşı yeterince büyüyünce de ona kötü işlerini yaptırmaya başlıyor. Halktan biri onun hoşuna gitmeyen bir şey yaptığı anda Katsa oraya gönderiliyor ve adamın cezasını veriyor. Bu kimi zaman işkence olurken çoğunlukla ölümle sonuçlanıyor. Katsa'nın kurduğu bir de konsey var. Konseyin amacı yardıma ihtiyacı olanlara yardımda bulunmak, bir anlamda da ajanlık yapmak. Elbette konsey Randa'dan gizli çünkü Katsa Randa için yaptığı bu şeyleri yapmaktan memnun değil. Kitabın başında ise konsey bir görev peşinde. Lienid kralının babası kaçırılmış, konsey önce onu bulup güvenli bir yere yerleştiriyor sonra da bunun nedenini öğrenmeye çalışıyor. Bu sırada olaya Lienid Prensi Po karışıyor. O da büyük babasını arıyor. Po da yetenekli, yeteneği ise harika bir savaşçı olmak. 
Karakterleri konuşacak olursak: Po'dan başlamak istiyorum. Dostlar! Po gördüğünüz göreceğiniz en harika karakterler arasına girecektir. Gerek Lienid gelenekleriyle, gerek kişiliğiyle o kadar mükemmel ki. Kendisine aşık olacak, kitabın içinden çekip çıkarıp yanınıza almak isteyeceksiniz. Katsa'nın ise sevmediğim birkaç yönüne rağmen genel anlamda başarılı bir karakter. Yazarımız Katsa'yı feminist olarak yansıtmak istemiş fakat birkaç noktada hataları var. Katsa erkek gibi. Saçlar, kıyafetler, mücevherler umurunda değil. Tek istediği şey özgürlük. Kimsenin ona karışmaması. Bu yüzden evlenmeyi reddediyor, birine bağlanmak çocuk sahibi olmak istemiyor. Diyebilirsiniz, e bunların feminizme ne gibi etkisi var. Aslında yok, bunu ben de biliyorum. Fakat günümüzde zaten feminizm "erkek gibi kadınlar", "kadınlardan hoşlanan kadınlar" şeklinde yanlış bir algıyla bütünleştirilmiş durumda. Bunun üstüne birde bu kadar erkek gibi bir karakter yaratıp üstüne feminizmi de bu kadar vurgulayınca olaya çok hakim olmayan insanlar bu ikisini birbirine karmalayabilir, ki eminim yapan vardır. Bu yüzden Katsa'nın karakter olarak eksilerinden en önemlisi bu. Diğerleri tamamen benim kişisel olarak gıcık olduğum şeyler. Onlar önemli değil. 
Yorumu toparlayacak olursam okumaktan çok keyif aldım. Yazarın kaleminden, oluşturduğu dünyadan, karakterlerinden, krallıklara verdiği özelliklere kadar hepsine bayıldım. Özellikle Lienid'lilerin aksesuara düşkün oluşu çok hoşuma gitti. Küpeler, yüzükler, dövmeler...
Zaten 4 puan verdim bu güzelliğe, bir puanı da yukarıda söylediğim şeylerden dolayı kırdım. Devam kitapları da elimde ama onlardan önce okumam gereken birkaç kitap var. Okumanızı gönülden tavsiye ederim. İyi kötü bir sürü yorum var, ama bence bu sizi korkutmasın, okuyun kendiniz karar verin. Kitaplı günler dilerim!

23 Ocak 2016 Cumartesi

Penryn & the End of Days #1 Meleğin Düşüşü - Kitap Yorumu

Merhabalar! Bugün Meleğin Düşüşü yorumuyla geldim. Bir süredir buralarda olmamamın sebebi Yüzüklerin Efendisi'ni okuyor olmamdı. Yorum girmek istemedim çünkü, yani bence gerek yok. Böylesine mükemmel bir eser için ben ne desem az kalır, ki günümüzde okumayan sayısı oldukça az. 3 kitabı bitirmek hayli zamanımı aldı tabii, ben de ancak diğer kitaplara geçebildim. İlk olarak Meleğin Düşüşü'nü okudum çünkü uzun zamandır bekletiyordum. Elbette buna pişman oldum.

5 puanlık bir kitabın yorumunu yapacağım. Meleklere olan düşkünlüğüm çevremce bilinir. O yüzden kitap bende 1-0 önde başlamıştı zaten. Bir de yorumuna çok güvendiğim insanlar uzun zamandır "oku şunu oku artık" diyordu. Ne kadar da haklılarmış diyorum şimdi. Çünkü kelimenin tam anlamıyla BA YIL DIM.
Konusuyla başlayayım. Her şey normal seyrinde ilerlerken kıyamet melekleri yeryüzüne iniyor ve hayat bir anda felç oluyor. İnsanlar ölüyor, açlık had safhada. Gündüzleri çetelerden korkuyorsunuz, akşamları meleklerden. Bir gün Penryn'in kız kardeşi savaşçı melekler tarafından kaçırılıyor. Penryn kardeşine kavuşmak için ne gerekiyorsa yapmaya hazır. 
Yazarın dili çok akıcı ve samimi. Kitabın ilk sayfasında olayın içine kucaklıyor sizi. Penryn'le bir anda kanka oluyorsunuz. Onun o savaşçı kimliği, cesareti benim güçlü kadın karakter severler için bayram resmen. Çok sıkı bir kız, annesi sayesinde dövüş dersleri almış ve olaya hakim. Yine annesi sayesinde korkmamayı öğrenmiş, yaşından çok daha ileride biri haline gelmiş. Öyle ki insanlığın ortak kabusu meleklere bile dikleniyor. Kanatları kesilmiş Raffe'yi kardeşine ulaşmak için bir anahtar olarak görüyor ve onu iyileşinceye kadar koruyor. Daha sonrasında da Raffe'ye kanatlarını geri kazanması konusunda yardım etmesi karşılığında onu kardeşine götürmesini istiyor. Raffe buna zar zor ikna oluyor ve yolculukları başlıyor. 
Dediğim gibi melekleri çok severim ve bu kitapta şimdiye kadar okuduğum melek kitaplarında olmayan bir şeyin varlığı beni büyüledi. Garip şekilde melekler çok gerçekçiydi. Örneğin çoğunlukla yürümek yerine uçtuklarından azıcık bir yol yürüyünce ayaklarının yorulması ve yaralanması. Bu ve bunun gibi ufak ayrıntılar kitaba ilk başından 5 puan verdirtti zaten. Eh, Raffe de çok sıkı bir bey. Kendisine de hayran kalmamak elde değil. Okumanızı şiddetle öneriyorum. Şu sıralar her yazının sonunda olduğu üzere yine devam kitaplarını okumadan önce beklemek zorundayım. Elimdeki kitapları bitirmeden yeni kitap alamıyorum. Bekleyeceğiz mecburen, acı çeke çeke. Eğer elinizde varsa benim yaptığımı yapmayın, durdurmayın kitabı öylece açın okuyun. Bayılacaksınız.

3 Aralık 2015 Perşembe

Kurtlara Söyle Eve Döndüm (Tell The Wolves I'm Home) - Kitap Yorumu

Merhabalar! Bu kez Kurtlara Söyle Eve Döndüm yorumuyla karşınızdayım. Hayatım boyunca yaptığım en zor yorum olacak muhtemelen. Aslında yorum bile girmeyecektim fakat kendimi tutamadım çünkü bir şekilde herkes bu kitapla tanışmalı bana göre. Pekala, izninizle yoruma geçiyorum.

Konusunu anlatmakla başlayayım. Öncelikle kitabımız 80lerde geçiyor. Ana karakterimiz June, annesi babası ve ablası Greta ile birlikte yaşıyor. Finn isminde bir dayısı var, fakat Finn June için dayıdan çok öte biri. June'un en yakın arkadaşı hatta şu dünyada en çok önemsediği insan. Maalesef Finn AIDS hastası, ölmek üzere. Ayrıca Finn eşcinsel ve mükemmel bir ressam. Üzülerek söylüyorum ki Finn ölüyor, ama bu kesinlikle spoiler değil zaten bunu ilk sayfadan biliyorsunuz. June en yakın arkadaşını kaybediyor, ama onu asıl yıkan darbe bu olmuyor. Finn'in eşcinsel olduğu herkesçe bilinen bir şey fakat June Finn'in erkek arkadaşının -annesinin deyimiyle 'özel arkadaşının'- varlığından haberdar değil. Bunu öğrenince Finn'i dünya üzerinde en iyi tanıyan insanın, onu en çok seven insanın kendisi olmadığını öğreniyor ve yıkılıyor. Ayrıca ailesi Toby'den -Finn'in erkek arkadaşından- nefret ediyor. Bir gün Toby bir şekilde June'a ulaşıyor ve June'la aralarında Finn'in hayaletinden dolayı bir ilişki kuruluyor. Bu resmen yasaklı bir dostluk çünkü ailesi öğrenirse June'un başı büyük belaya girecek fakat onu bunu yapmaya iten başka sebepler var tabii.

27 Kasım 2015 Cuma

Anna And The French Kiss #2 Lola ve Komşu Çocuk - Yorum ve Alıntılar

Merhabalar millet! Lola yorumuyla karşınızdayım.
Konusundan spoiler vermeden bahsedebileceğimi sanmıyorum. O yüzden bu seferlik pas geçiyorum ve doğrudan yorumuma başlıyorum.


Bu kitabı en geç okuyanlardan biriyim muhtemelen bu yüzden çok çok büyük bir beklentim vardı. Karşıladı mı? Büyük çoğunlukla evet.
Ben ayrıntılara çok önem veren biriyim bu yüzden minik şeyler gözüme batabiliyor. Buna hemen bir örnek verebilirim.
Lola'yı bir kerecik orada burada gördüyseniz, meşhur repliği kaçırmış olmanız imkansız. Öyle ki repliğin şanı kitaptan önce yürüdü.

"Eğer ben yıldızlarsam, Cricket Bell koskoca galaksiler eder."

22 Kasım 2015 Pazar

Divergent #3 Yandaş - Yorum

Merhabalar! Nihayetinde seriyi tamamlayabildim ve yorumuyla karşınızdayım. Uyumsuz ve Kuralsız yorumuma buradan ulaşabilirsiniz.

Özetle bahsetmek gerekirse Uyumsuz'u beğenmiştim ve seriye de anında Kuralsız'la devam etmiştim ancak Kuralsız beklentimin oldukça altında kalmıştı. Yandaş'a başlamam sanırım bu yüzden bu kadar uzun sürdü. İki koca kitabı bitirince son kitabı da okumak istiyor insan ama korku ve sınav etkeni birleşince okumak bu günlere sarktı. Okudum ve mutluyum. Dört'e ulaşmak zamanımı alacak fakat olabildiğince çabuk okuyacağım. Gelelim Yandaş yorumuna:

8 Kasım 2015 Pazar

Legend #1 Efsane - Yorum

Merhabalar! Efsane yorumu ile sizlerleyim. Distopya benim okumayı en sevdiğim türlerden biridir. Efsane'nin distopya olduğundan bihaberdim, öğrenir öğrenmez sipariş listeme eklemiştim okuması, yorumlaması bugüne kısmetmiş. Kısaca konusundan bahsedecek olursak:


 Kitap gelecekte, Los Angeles'ın bir zamanlar olduğu yerde, bölünmüş Amerika Cumhuriyeti'nde gelişiyor. 10 gibi küçücük bir yaşta deneme adı verilen kapsamlı bir sınava tabi tutuluyor ve sınav sonuçlarına göre kişilerin hayatlarının devamı tamamen belli oluyor aslında. Sınavdan yüksek notlar alanlar üst seviyelerde bir hayat yaşarken, düşük alanlar işçi sınıfını oluşturuyor ve hayatlarına güç bela devam ediyorlar. Buraya kadar "ee ne var bunda?" diyenler olabilir. Halkın tek derdi bu değil elbette, bir de ortalığı kırıp geçiren bir veba salgını var. Tahmin edeceğiniz üzere üst seviyeler bu salgından başarılı şekilde kurtulabiliyor çünkü günümüzde de olduğu gibi para her kapıyı açıyor. Olan varoş bölgelere, hayat standartları düşük olan insanlara oluyor.

2 Kasım 2015 Pazartesi

Hush Hush Serisi #1 ve #2/Fısıltı ve Çığlık - Yorum

Hush Hush benim yıllardır orada burada gördüğüm fakat sürekli yeni kitapların çıkmasından, seri devamlarının yapılmasından ötürü sürekli ertelediğim bir seriydi. En sonunda yeter artık diyerek kavuştum bu güzellere. Maalesef elimde sadece ilk iki kitabı var şimdilik, devamını 2 3 aya anca alırım gibi çünkü sırada daha çok kitap var okunacak. Ama olsun, seriye bir kere başladım ya artık ertelemek yok, illaki devamını getireceğim.

Ben meleklere bayılıyorum! Yunan mitolojisini bir kenara bırakırsak en sevdiğim paranormaller melekler. Hem melekler hakkında olunca hem de bu zamana kadar okumayan bir ben kalınca beklentim yüksekti haliyle. Değdi mi? Değdi.
İlk başta okurken korktum biraz, araştırdım bloglarda kimse yazmamış bunu bir ben korktum sanırım ama yapacak bir şey yok bayağı bir korktum bütün o açıklanamayan şeyler olurken. Çünkü ben genelde bulurum bir açıklama kendime, eminim çoğu kişi de buluyordur ama bu sefer cidden tek bir mantıklı açıklama yapamadım bu da beni bayağı bir korkuttu sanırım. Sonra geçti tabi, okumaya devam ettim.

26 Ekim 2015 Pazartesi

The Martian #Marslı - Yorum

Merhabalar! Yeniden buralardayım ve başlıktan anlayacağınız üzere Marslı'yı yorumlamak üzere geldim.

Yoruma başlamadan önce ufak bir gevezelik yapmak istiyorum. Geçen yıl buralarda takılamıyordum çünkü hiç kitap okuyamıyordum. Okul ve dershane belalarından kendimi sıyırdığım an eve gelebildiysem ve hala hayattaysam kendimi şanslı sayıyordum çünkü malumunuz sınav vardı.

Peki bütün yaz neredeydim ve okul başlayalı onca zaman oldu bu sürede neredeydim? Yaz nasıl geçti inanın anlayamadım neler yaptım neyle meşguldüm hiç bilmiyorum o yüzden bu soruyu pas geçiyorum. İkinci soruya cevabım ise hala olduğum yerdeyim. Üniversiteye gidemedim anlayacağınız.


İkinci yılımdayım ve sınava tekrar hazırlanıyorum bu da beni yine kitaplardan ve blogdan uzak tutuyor ancak elimden geldiğince kitap okumaya ve tabi okudukça yorumları girmeye çalışacağım.

Gelelim Marslı'ya.




Kısaca konudan bahsedecek olursak. Ares 3 adlı bir projeyle altı kişi Mars'ı araştırmak amaçlı yola çıkıyorlar. Mark Watney bu altı kişinin en düşük rütbelisi, kendisi botanist. 

NASA'nın hesabının dışına çıkan güçlükte bir fırtına yüzünden görev iptali emri geliyor ve mürettebat geri araştırmayı yarıda kesip gemiye geri dönüyorlar. Bu sırada iletişim görevli uydu yerinden sökülüp Mark'a çarpıyor ve onu yaralıyor. Komutan Lewis onu arasa bile bulamıyor, Mark'ın elbisesinden kan basıncına dair kötü veriler alınınca öldüğünü düşünüp Dünya'ya dönmek üzere yola çıkıyorlar.
Tabi Mark ölmüyor, çünkü o Mark! Gezegenin en havalı botanisti. Ölmemesine ölmüyor tabi ama koskoca gezegende bir başına ölüm kalım mücadelesi veriyor. İşte biz bütün kitap Mark'ın bu hayata tutunuşunu okuyoruz.
Fazla dramatik anlatmış olabilirim ama Mark'ı Mark yapan onun asla umudunu kaybetmeyişi, hep daha ileriye gitmek isteyişi. Eminim herkesin favori karakterler listesine tepelerden bir yerden girmiştir, çünkü kendi adıma bunu söyleyebilirim.

Yazarın akıcı dili onca teknik detaya rağmen o kadar akıcı ki okurken bir an bile sıkılmadım, yahu yeter artık demedim. Okuyun, okutun a dostlar! Tabi kitap bitince durur muyum 5 puanı yapıştırdım.

Ayrıca bu mükemmel kitabın en az kendisi kadar mükemmel bir filmi çıktı. Matt Damon, Mark'ın hakkını vererek harika bir iş çıkarmış doğrusu. Kendisini ailecek seviyor, takip ediyoruz. 
Kendinize iyi bakın, benim yerime de bol bol kitap okuyun!


7 Temmuz 2015 Salı

Night School #1 Gece Okulu - Yorum





Merhabalar, efendim.

Yaz tatiline girmiş olmanın şerefine sonunda bir yazı yayınlayabiliyorum. Bu yılki sınav maratonunda buna zaman bulamamıştım malumunuz. 

Üzerindeki eşek kadar 5 TL yazısından da belli olduğu üzere bu kitabı geçen yaz D&R'ın yapmış olduğu indirimden almıştım ancak okumak bugünlere nasipmiş.





Gece Okulu kapak bakımından sevdiğim kitaplar arasında yer almıyor maalesef. Keşke orijinal kapak kullanılsaymış çünkü zaten kitap kapaklarındaki insan suratlarından hoşlanmıyorum, bir de bu kapaktaki kızın saçları falan aşırı yapmacık. 

İçeriğine gelecek olursak, bana göre kitapta belirgin bir betimleme eksikliği var. Okumamın üstünden bir hafta anca geçmiş olmasına rağmen sorsanız ana karakterimizin tipini tarif edemem. Hatta tam olarak şuan kapaktaki hatuna bakıp "kızıl saçlı mıydı bu kız?" diye sordum. 
Kitabın başlangıcını çok ilgi çekici buldum. Hani bazı kitapları elinize alırsınız ilk yirmi otuz sayfası bitmek bilmez ya, işte bu onlardan değil. Bir anda kucaklıyor kurgu sizi. Ayrıca ileri ki sayfalarda aynı şekilde hızlı hızlı ilerliyor. Yazar gereken yerlerde duraksıyor size bir dinlenme süresi tanıyor sonra tam gaz devam ediyor yolculuğuna. 

Ben okulun içinde geçen kurgulara ayrı bir ilgi duyuyorum o yüzden zaten bende bir adım önde başlayan bir kitaptı devamı da fena gelmedi. Olanlar güzel kuşatılmıştı fakat karakter sayısında ciddi bir eksik olduğunu düşünüyorum. Yani ortak salon ve kütüphane gibi ortamlarda öylece araya giren karakterlerin eksikliğini duydum. Olayın sadece Allie'nin arkadaşları arasında dönmesi, başka kimsenin dahil olmaması "okulda bunlardan başka adam yok mu yahu?" diye düşünmeme sebep oldu.

Yurt dışında serinin 5. kitabı da çıkmış, son kitabı mı bilmiyorum ancak sanırsam bu da DEX'in devamını getirmeyeceği serilerden biri. Üzüldüm açıkçası kitap çok üst düzeylerde değil fakat okunmayı hak eden cinstendi. Okuyun yani.

*Umarım daha çok kitap okuyabilirim ve yazılarımın devamı gelebilir çünkü yazmayı gerçekten çok özledim. 
**Ayrıca ufak bir yorumla bu gariban sınav öğrencisini çok mutlu edebilirsiniz.




18 Ağustos 2014 Pazartesi

Everneath #1 Yerkara - Yorum

    Merhabalar, efendim. Uzun zamandan sonra yeniden blogumla birlikteyim. Bu uzun arada okuduğum kitaplar birikti ve hepsini teker teker yazmaya üşendiğimden en son okuduğumu yorumlasam sorun çıkmaz herhalde diye düşündüm. 

Yerkara'yı D&R'ın kısa süre önce yaptığı 5TL indiriminden almıştım. Seri olduğundan habersizdim. Başladım okumaya. İlk 100 sayfa bittiğinde kitaba vereceğim puan kafamda oluşmuştu. İkiden fazla etmez diye düşünüyordum çünkü hem öyle aman aman akıcı değildi hem de bütün fantastik kitaplarda olduğu gibi farklı bir dünyadan bahsediliyordu ama yazarımız o dünyanın detaylarına hiç inmemişti. Tüneller falan diyor karakterler ben diyorum tünel ne yani. Tabi az çok anlıyorsunuz bir şeyleri ama ben okurken bilgi eksikliği çektim. Dünyaya katılan bazı şeylerin tam olarak işlevini nereden geldiğini vs. bilmediğimden bağdaştırmakta ve bir anlam yüklemekte sorun yaşadım. 
Kitap kötü gidiyordu ama bırakmadım devam ettim, iyi ki öyle yapmışım çünkü sonradan bir anda gelişti olay. Neyin ne olduğunu daha iyi anlamaya başladım falan derken kitaba kapıldım. Sabah 5'e doğru kitap bitti ve sanırım ilk defa bir kitabı fırlattım.
O nasıl bir sondu? Yazar sen ne yaptın? Bu zamana kadar Jen'e (Lux'ın yazarı) kızardım sen nasıl son yazıyorsun diye ama bu arkadaş yıktı geçti. 
Tabi ben seri olduğunu da bilmiyorum ya. Bayağı bir ağladım hem sinirden hem okuyanlar bilir kitabın bitiş şeklinden. Asıl olay olduktan sonra birkaç saçma sayfa yazılmış ama oraları bulanık bulanık gördüğümden ve üzüntüden pek anlayarak okumadım doğrusu. 
Sonra araştırdım falan neyse ki serinin ilk kitabıymış bu ikinci kitap çıkmış yurt dışında hatta sevindim kendimce falan ama henüz Türkçe'ye çevrilmemiş. Sonradan acı gerçeği öğrendim, sanırım yayın evinin ikinci kitabı çıkarmama olasılığı varmış. Tepkimi siz hayal edin.
Sonuç olarak kitabı beğendim. İlerleyen sayfalarda vereceğim puan üçe çıktı ama bitirdiğimde bir dördü hak ettiğini düşündüm. Zaman kaybı değil hatta severek okunacak bir kitap. Ama hala söylüyorum yazarın oluşturulan dünya hakkında daha fazla bilgi vermesi lazım. 

*Bu bir "bloguma geri dönüş yaptım" yayını mıdır? Hayır. Bundan sonra hiç yazmayacak mıyım? Bilmiyorum. Uzun zamandır bir şeyler yazmak istiyordum ancak nasılsa kimse okumaz diyerek sürekli vazgeçiyordum. En sonunda dedim ben yazayım da nolursa olsun. Hala buradaysanız ve bu yorumu okuyorsanız öncelikle çok teşekkür ediyorum. İkinci olarak ufak bir yorumu benden esirgememenizi rica ediyorum. İyi okumalar dilerim. 

15 Şubat 2014 Cumartesi

Melez Sözleşmeleri Serisi #5 Avcı - Yorum

Geldik mutsuz sona. En sevdiğim yazarın, en sevdiğim serisinin son kitabını yorumlamak bana o kadar büyük bir acı veriyor ki bunu ne ben kimseye anlatabilirim, ne de biri beni anlayabilir. 
Kitabı ağlaya ağlaya, Jennifer'a seriyi bitirdiği için söve söve okudum. Bunu en iyi Hazal bilir sanırım. Öyle ki artık bana sus bile dedi, ehehehe. Hiç beklediğim gibi bitmedi, kafamda türlü türlü senaryolar kurmuştum ama hiçbiri böyle değildi. Jen yine yaptı yapacağını. Mitolojik bilgi ağırlı yoktu bu sefer. Apollyon'dan sonra çok ağır bir kitap bekliyordum ama yine ve yine yanıldım. Bütün karakterler gözümde teker teker level atladı. 
Alex, Alex'im... Bu zamana kadar okuyup bu kadar beğendiğim tek karakter. Ne bileyim Alex'i anlatacak, tarif edecek kelimelerim yok benim. Ona duyduğum saygı ve sevgi bazen kendime "Sen iyi misin ya?" falan dedirtiyor. İlk defa bir serinin bittiğine bu kadar içten bir üzüntü duyuyorum. Ama tadında bırakmak lazım. Ömrü hayatım boyunca aklımdan çıkmayacak bir kurgu, asla unutamayacağım karakterler bunlar. 


Seth yine durdu durdu hamlesini harika oynadı. Gitti kalbimin en üst köşelerinden birine oturdu. Aiden deseniz ona hiçbir zaman Seth'e duyduğum kadar bir sevgi duyamadım ama bu kitapta kendime çok kızdım. Böylesine birini nasıl normal karakterler gibi geçiştirebildim inanamadım. 

Ares favori tanrılarımdan olmasına rağmen ölümüne nefret ettim. Gerçekten söylenecek çok şey var. Sadece bir sahnesi üzerine bile saatlerce konuşabilirim. Sayfalarca yazı yazıp eleştirebilir küfür bile edebilirim. Keşke zaman denen şey bol olsa. 
DEX her zamanki gibi harika iş çıkarmış. Çevirisi harikaydı. Kalite her yönüyle iyiydi. Kapak ince olsa bile olağan üstü bir şekilde kırılmıyor ya da köşesi kırışmıyor. 
Buradan yine teşekkürlerimi yolluyorum.

Ölümcül Oyuncaklar #2 Küller Şehri - Yorum





Çok sevdiğim serilerden biri olan Ölümcül Oyuncaklar'ın 2. kitabı.

Seri bitmesin diye kendimle savaş vererek yavaş yavaş okuyorum. 

Küller Şehri'ni Kemikler Şehri'ne kıyasla çok daha fazla sevdim. Bunun nedeni Kemikler Şehri'ni okumadan önce filmini izlemiş olmam olabilir. 

Artemis'in kapağını değiştirip bir hale getirdiği kitaplardan biri. Orijinal kapak dururken bunun yapılmasından hiç hoşlanmıyorum. Kitabın ilk haline sadık kalınmalı bence. Yine de çeviri ve sayfaların kalitesi yine iyiydi.







Çok sevdim, çok beğendim. Kitabın ilk başlarında noluyoruz durumlarına düştüm, okuyanlar anlayacaktır. Sonunda nihayetinde olay çözümlendi. 
Cassandra yine harika iş çıkarmış. Edebi açıdan hiçbir eksiği yoktu, kurgu bakımından beklediğimin çok üstündeydi. Heyecan doruktaydı resmen.

Dövüş sahneleri çok canlı ve akıcıydı. Olayın tam ortasına çekilip aval aval çevreyi izlettiriyordu size. Hatta film izliyor gibi olduğum sahneler bile vardı.

Magnus Bane yine harikalığını korudu, hatta yaptıklarıyla bir tık yukarı çektiği doğrudur. Perilerin dünyasında geçen sahnenin çok saçma olduğunu söylemem gerek. Orası hoşuma gitmedi, gerçekten. Ama kafaya takılacak bir konu değil.

Uyumsuz ve Kuralsız - Yorum


Gelelim yorumlayacağım bir diğer kitap çiftine. Yakın zamanda okuyacağım için daha kolay olacağını düşünüyorum.







Öncelikle seriye genel bir bakış atalım. Size beklediğinizi verebilecek bir anlatıma sahip. Edebi açıdan yoksun değil. Betimlemeler, tasvirler eksik değildi. Seriye Açlık Oyunları çakması diyenler oldu tanıdıklarım içinden. Siz de böyle bir şeyle karşılaşırsanız kulak vermeyin derim ben. Çünkü ben hiçbir alaka kuramadım iki seri arasında. Sanırım haklımız distopyayı Açlık Oyunları ile tanıdığı için böyle yorumlar geliyor. Ama ben onlara katılmıyorum.


Artemis'in kalitesini çok beğendiğim söylenemez. Çeviriler sorunsuz, sayfaların kalitesi harika ama laf kapağa gelince düşüncelerim olumsuz. 

Beni tanıyan herkes bilir kitabımı okula götürürken bile korumalı paketlerle götürüyorum. Buna rağmen kapağın kenarı kırışıyorsa bu benim suçum değildir bence. Yine de rezil durumda olduğunu da söyleyemem tabi.






Uyumsuz'a çok ön yargılı yaklaştım. Açlık Oyunları çakması, anlatım ve karakter eksikliği var, kurgusu eksik vesaire bir sürü duyum aldım ve sonuç olarak okurken hep diken üstündeydim. Ama okudukça bu ön yargılar teker teker yıkıldı.

Karakterleri sevdim, kurguyu zekice ve özgün buldum. Tek bir sayfasında bile sıkılmadım. Oldukça akıcı ve beklediğimin çok çok üstünde başarılı bir kitaptı. 

Karakterlere özel bir yorum yapmayacağım ama Dört, Tris ve Tori'yi çok sevdim. Caleb ise belli nedenlerden ötürü sevmediğim bir karakter oldu. 


Uyumsuz'u bu kadar beğenince doğal olarak Kuralsız'dan beklentim oldukça yüksekti. Ama Kuralsız bunu karşılayamadı. Olaylar akıcı değildi. Sayfa saydım resmen. Dört bu kitapta gözümde büyük bir düşüş yaşadı. Karakterleri çözemedim. Kim hangi tarafta, kimin derdi ne, kim ne yapmaya çalışıyor belli değildi. Kötü diye bildiğimiz karakterler bir anda iyiye dönüşüyor ya da iyi diye bildiğimiz karakterler bir anda kötü bir şeyler yapmaya başlıyor. Ortaya karışık değişik bir şey olmuş o açıdan.

Rezalet değildi. Ama çok iyi de diyemem. Ama kapak gerçekten çok hoşuma gitti. Elimde gören herkes sırf kapağı için aldı baktı kitaba. Artemis, benim gözümde ilk defa bir serinin kapağı konusunda bu kadar başarılı. Zaten kitabın orijinal kapağı bildiğim kadarıyla.




Ayrıca serimizin ilk kitabının filmi çıktı çıkacak. Bu da fragmanı:


Atlantis'in Yükselişi ve Atlantis'in Uyanışı - Yorum


 Nihayet kaç zaman önce okuduğum şu kitapları yorumlayabiliyorum. Öncelikle yorumum çok ayrıntılı olamayacak çünkü dediğim gibi okuyalı o kadar çok oldu ki ayrıntılı yorum yapacak kadar aklımda kalmadılar. 






Yorumlanmayı bekleyen 6 tane falan kitap var bende de onlara ayıracak vakit yok. Bende işime gelen en kısa şekilde gruplayarak yorumlamaya karar verdim. 

Öncelikle bu kitapları elime aldığımda beklentim gerçekten çok çok yüksekteydi ama bunu karşılayamadılar. Cinsel anlatımların durumunu kitabın savaşçılar üzerine olmasına vermek gerek. Zaten çokta rahatsız edici değildi. Ama oldukça boldu. 






Karakterleri beğendim ancak akılda kalıcı özellikleri yoktu. İsimlerinin dışında hiçbir şey hatırlamıyorum. Ayrıca bazı Poseidon sahneleri nedendir bilinmez bana saçma geldi. Özellikle ilk kitaptakiler. 




Okunur mu? Evet. Boş zamanınız vardır ve düşünmek yerine kendinizi kurgunun akışına bırakıp rahatlamak istiyorsunuzdur, bu kitap böyle bir durumda olanlar için oldukça ideal. Ancak heyecan ve sürekli bir akıcılık arayanlara maalesef tavsiye edemeyeceğim.

Yayın evine gelirsek, zaten Martı her zaman sevdiğim ve övdüğüm bir yayın evi olmuştur. Beni yine yanıltmadı, çevirisinden tutun kitabın baskısından kalitesine kadar her şey on numaraydı. 


**Sırf mitoloji için aldığım kitaplardan biriydi. Eğer sizde mitoloji bolluğu arıyorsanız benim gibi yanılgıya düşmeyin. Çünkü mitoloji adına neredeyse hiçbir şey yoktu. 



22 Ocak 2014 Çarşamba

Saplantı - Yorum



Saplantı bir çok açıdan oldukça farklı bir kitaptı. Uyarımızı önceden yapalım. Jennifer bu sefer karşımıza genç-yetişkinlere uygun bir kitapla değilde yetişkinlere yönelik bir kitapla çıkıyor. Küfürden ve özellikle cinsellikten rahatsız oluyorsanız kesinlikle hemde kesinlikle önermiyorum. 

Ama yok benim için sorun olmaz okur geçerim diyorsanız kurgu ve heyecan itibariyle oldukça okunası bir kitap. Jen yine döktürmüş, cümleleri her zamanki gibi basit görünümlü ancak oldukça özenliydi. 

Lux serisi boyunca Luxenlere aşık olduk, onları bağrımıza bastık falan filan vesaire -Evet, bu laf tamamiyle Hunter'a ait.- sıra Arumlarda. 


Her madalyonun bir ön yüzü olduğu gibi bir de arka yüzü vardır değil mi? Lux serisinde Arumlardan nefret ettik, sürekli onları kötülediler bize. İğrenç varlıklar olarak gördük. Ama gel gelelim Saplantı'da da Arumlar Luxenleri güç manyağı, egoist pislik uzaylılar olarak görüyorlar. Milyarlarca yıl uzaktaki galaksinin tüm gezegenlerini teker teker işgal etmiş bu parlak çocuklar. Gittikleri her yere ölüm götürmüşler; eziyet, soykırım hepsini yapmışlar. Yani Hunter böyle söylüyor, tabi kendisine asla güvenmememiz gerektiğini de birkaç defa vurguladı. Karar sizin. 

Benim kararım ise şöyle. Her ırk kendi içinde oldukça kötü, Arumların yaradılış nedeni Luxenleri yemek -Evet, Serena bence de beslenmek fazla nazik kaçıyor.- Ancak Luxenler ne kadar beyaz olsalar da sütten çıkmış ak kaşık değiller. Onlar bunca eziyeti yaptıkları için Arum ırkı yaratılmış. Doğanın kanunu her avcının bir avcısı vardır. Ancak Luxenleri bu da engellememiş. Arumların gezegenini işgal etmiş, soykırım yapmışlar. Neticede iki tarafın gezegeni de PUF! Ve sığınak olarak bizim dünyamızı bulmuşlar. Aman ne güzel. Evet, iki ırkta kötü ama her kötünün içinden iyilerde çıkar değil mi? Genelleme yapmamak lazım. Daemon ve ailesi mesela Luxenlerin içindeki iyi takımı oluşturuyorlar. Aynı şekilde Hunter'da Arumların içindeki iyi adam. Ne kadar belli etmese de.

Kişisel olarak önerim şudur ki, hala Köken'i de Saplantı'yı da okumadıysanız kesinlikle önce Köken'i okuyun. Köken'de açık uçlu bırakılan her kısmı Saplantı sonradan tamamlayacaktır.

Hunter hakkında ise çoğu okuyucuya katılmayacağım ama siz bana bakmayın. Büyük ihtimalle sorun bendedir. Zaten yazıya "HUNTEEEEEEERR!!!" diye başlamadığımdan anlamış olmalısınız ki karakterimizi çok fazla sevemedim. Ama on kişiden bir tek ben çıkıp bunu diyorsam demek ki sorun Hunter'da değil. Belki Daemon gibi bir karakter bekliyordum o yüzden böyle düşünüyorum, bilemiyorum. Ama çokta sorun değil. Zaten mükemmel karakterler listem yeterince kabarık.

Hunter badboy tipindeydi, evet. Badboylara karşı bir zaafım olmamakla birlikte sorunumda yok, hatta genel itibariyle okumak hoşuma da gider. Ancak badboylarında bir dur noktası vardır canım. Hunter benim gözümde oldukça kabaydı. Hazır cevaplılığı, zekası ve gücü elbette takdire şayan. Ki ukala tipleri her zaman çok sevmişimdir. Ama kabalığı o kadar baskın geldi ki bana diğer iyi yanlarını örttü. Serena ise bir Katy değil elbette ama sevilmeyecek biri de değildi. Jennifer'ın en sevdiğim yanı da bu zaten. Kız karakterleri oldukça dişli oluyor.


Doğal olarak kitap boyunca Köken'le parçalarını birleştirmeye çalıştım. Ne kadar tür itibariyle birbirlerinden ayrılsalar da sürekli karşılaştırdım kafamda. Luc karakteri ise Daemon ve Hunter'ı bir kenara itti. Lux serisi ve Saplantı göz önüne alındığında tartışmasız en sevdiğim karakter yine Luc oldu. Küçük olduğu için herkesin onu ezmesi gerekirken koskoca Hunter'ımız bile karşısında ceketini ilikledi resmen. 
Bu arada Köken yorumunu okumak isterseniz, buradan.



Benim gözümde her zaman zeka gücü getirir. Güçlüysen ama zeki değilsen o güç seni bir yere kadar hayatta tutar. Ama zekiysen güçlü olmasan bile uzun bir hayat yaşarsın. Luc'ta ise ikisi birden birleşmiş. İşte onu sevmemin en büyük nedeni.

Sadece, Luc sahnesinde Daemon'ın adının geçmesini beklerdim. Ama çokta sorun değil nasılsa incelikleri Köken'den biliyoruz. 

Uyarımızı yenileyelim, eğer küfürden ve cinsellikten rahatsız oluyorsanız kitabın beş metre ötesinde durun. Sorun değilse koşun ve hemen okumaya başlayın. Uzaylı dünyasına Arumların gözünden bakın ve ne Luxenlerin, ne Arumların hatta ne de insanların iyi olmadığını öğrenin.

Kitap hakkında son eleştirim ise şu olacak. Bir Serena'nın bir Hunter'ın ağzından anlatılıyordu ama kimin ağzından anlatıldığına dair bir belirti verilmemişti öncesinde. O yüzden bir kaç sayfayı yarısına gelip 'Haaa, Hunter sen miydin yaa.' diyerek baştan okumak zorunda kaldım. Keşke Köken'deki gibi sayfa başlarında belirtilseydi. Bilmiyorum belki kitabın orijinalinde böyledir ama çok büyük bir sıkıntı değildi. Çünkü karakterler birbirinden çok farklı iç dünyalara sahipler daha önemli bir olay olmadan kimin ağzından okuduğunuzu anlıyorsunuz.

Güzel çevirisinden ve kitapla ilgili diğer bir çok güzel şeyden ötürü DEXPlus'a teşekkür ediyorum. Kitaplı günler dilerim :)

20 Ocak 2014 Pazartesi

Providence Üçlemesi #1 Araf - Yorum



Araf, Jamie'den beklediğim gibi bir kitaptı. Açıkçası Tatlı Bela Ve Ayaklı Bela'dan sonra onu gayet iyi tanıdığımı düşünüyorum. Çünkü kitapta olmasını beklediğim çoğu şey oldu. Şaşırmadım, şok olmadım diyemem. Bazı sahneler gerçekten çok akıllıca yazılmıştı ki hepsinde yerimden zıpladım. Sadece kitabın çok kuru kuru bittiğini düşünüyorum. En başı ise tam tersiydi. İlk sayfayı okudum, çevirdim ve diğer sayfayı okumaya başlamamla ağlamaya başlamam bir oldu. Yahu okuyucu ağlatılır da ilk sayfadan mı ağlatılır be Jamie, ha? 

Tam diyordum ki, Jamie ilk defa nefret ettiğim bir ana karakter yaratmıştı Tatlı Bela'da, bu kitapta ise tam tersi olacağa benziyor. Tam Nigh'ı -Evet, ona bu isimle seslenmeye bayılıyorum. Bundan neden hoşlanmadığına dair en ufak bir fikrim yok.- seveceğime inanmış onu da bağrıma bastığım diğer karakterlerin arasına alıyordum ki o büyük ve geri dönülemez hatayı yaptı. 

Birilerini korumak için sevdiği adamdan/kadından vazgeçen karakterler bu olay yaygınlaşmadan önce sinirimi bozmaktan öteye geçemiyordu ancak gittikçe arttı ve klişeleşti. O kadar çok karşıma çıktı ki artık nefret ettim. Nigh'dan nefret etmiyorum, Abs kadar değil en azından ama ona karşı tüm sempatimi de kaybettim açıkçası.

Jared'a gelecek olursak, Travis gibi efsane bir erkek karakter bekliyordum ve Jamie bu beklentimi büyük oranda karşıladı. Ama onda da hoşuma gitmeyen özellikler yok değil. Mesela Nigh'a sürekli "İyi misin?" diye sorması bir yerden sonra çok gözüme batmaya başladı. Anlıyorum korumacı özelliği çok gelişmiş -Sonuçta görevi bu değil mi?- ancak bu abartıya kaçıyordu. Sanki kız sürekli kafasına dayanmış bir namluyla geziyor gibi -Aslına bakarsanız bunun bir kısmı doğru.- davranıyordu. Bu özelliği dışında Jamie'nin mükemmel erkek profiline tamamen uyuyordu. (Ki Jamie'nin mükemmel erkek profili Travis oluyor.)

Ryan en başından beri illet ettiğim bir karakterdi. Yahu bir insan bu kadar mı yapışık olur? Git diyorsun gitmiyor, sus diyorsun susmuyor. Yok efendim neymiş savaşacakmış. Nereye savaşıyor anlamıyorum ki kimin ne olduğu açıkça ortada değil mi? Onun için bu kadar kelime kullanmam bile fazla bence o derece nefret ettim siz düşünün artık.

Claire'e gelecek olursak. Kendisi benim kitap boyunca en sevdiğim karakter oldu. Nigh ne kadar gözümden düşse de hep onların arasının çok yakın olmasını bekledim. Erkek arkadaşının kız kardeşiyle yakın olmak kulağa çok hoş gelmiyor mu? Gerçi Claire'e görümceklik de-Görümce ve örümceğin karışımı olan bu kelime benim sözlüğümde görümcenin kötü şeyler yapması anlamına geliyor.- yakışırdı. Claire gibi güçlü, zeki, dakik ve kendi başının çaresine bakabilen kız karakterlere hep hayran kalmışımdır. O da bunun en büyük örneğiydi benim gözümde. Yaşı ve cinsiyeti itibariyle herkesin hor göreceği biri ancak o kendini bu konuda çoktan ispatlamış. Kitabın yarısından fazlasında gözlerim Claire'in adını aradı. Çoğu kişinin aksine Jared sahnelerinden çok Claire sahnelerini iple çektim diyebilirim. 

Kurgu fantastik ögeleri göz önünde bulundurmadığımız da çok basit gibi görünüyor gözümüze. Bilirsiniz klasik aşk hikayelerinden biri gibi. Sanki hiç aksiyon olmayacak gibi. Zaten benim gözümde Araf'ın Tatlı Belada'dan bir tık önde olmasının en büyük sebebi buydu. Fantastik ögeler Tatlı Bela'ya ek olarak heyecan katmış kitaba. Gerildiğimi, heyecanlandığımı, henüz sayfanın sonunu okumadan diğerine geçtiğimi sonrasında 'napıyorsun sen?' diyerek atladığım kısmı okuduğumu ve adrenalin hormonunu her zerresine kadar hissettiğimi bilirim. 



Ayrıca kitabın ilk ve son sayfalarında bunlardan vardı. Yanılmıyorsam Tatlı Bela ve Ayaklı Bela'da da böyle bir jest yapılmıştı. Böyle şeyler çok hoşuma gidiyor. Kitabı okumaya başlamadan önce kapak hakkında yorumum kar küresinin bahsinin bir yerde geçeceği yönündeydi. Hediye ya da en azından sohbet vs. gibi ama olmadığı için biraz hayal kırıklığına uğradım. Kitabın melekler hakkında olduğunu bilmiyordum çünkü arka kapak yazılarını okumuyorum ve kitapları araştırırken içeriklerini okumamaya özen gösteriyorum. 

Araf'ı zevkle okudum. Küçük bir kaçamak yapmak isteyip saatlerce başından kalkamayacağınız bir kitaptır bu. Fantastik seviyorum ama kuru kuru da gitmiyor diyorsanız, aşkla harmanlanmış macerayı tatmak istiyorsanız bu kitap sizin için yazılmış olabilir. Bence hemen bir kitapçıya koşup kitabınızı edinin ve okuduğunuz her kelimesinde önce Jamie'ye, sonra da onu bize verdiği için Allah'a teşekkür edin.

19 Ocak 2014 Pazar

Alaska'nın Peşinde - Yorum


Bu kitap okuduğum en derin, en düşündürücü, en "hadi ama olmaz ki böyle şey o benim en sevdiğim karakterdi" kitaptı. 

Bolca ağlattı Green yine beni ve bolca da güldürdü. Yatılı okul maceralarını iyi bilirim ve bu kitapta okuduklarım beni çok şaşırtmadı.

Kitap önce geri sayımla başlıyor. Yazar önce sizi "acaba ne olacak?" sendromuna sokuyor, bu süreçte bin bir türlü tahminde bulunuyorsunuz ve geliyor büyük gün! Hiç beklemediğiniz bir şeyle karşılaşıyor neye ağlayacağınızı şaşırıyorsunuz. Hemen ardından ileri sayım başlıyor. 

John Green yine harika bir iş çıkarmış bu romanda. Alaska benim en sevdiğim karakterdi, düşünce yapısı bakımından kendimi buldum onda. Tıknaz -asıl adı Miles ama bir yatılı lise klasiği takma adların orijinalliği- bambaşka bir hayat kuruyor kendine. Albay, Takumi ve Lara yine çok sevdiğim karakterler oldular ama uzun süreli hafızama atıldıklarını söyleyemem.

Alaska'nın Peşinde derinlik, bir şeyleri sorgulama, ölümü düşünme, hayata bakış açısını değiştirme ve kültürlenme (Tıknaz'ın son söz takıntısı beni çok etkiledi ve bir çoğu aklıma kazındı doğrusu) konusunda size çok şey katacak bir kitap. Kurgusal olup da beni düşünmeye iten en harika kitaptı. Çok sevdim, çok bağlandım ama maalesef kitap benim değildi. İstediğim zaman açıp okuyamayacağım. 

John Green her açıdan çok sevdiğim bir yazar oldu çıktı. En yakın zamanda Kağıttan Kentleri'de okumayı planlıyorum.